Türkiye’de

Osmanlı'da mancacı

Osmanlı'da mancacı

Osmanlı'da mancacı...

Osmanlı'da halk sokak hayvanlarını beslemesi için mancacı denilen kişilere para verir, yardım ederdi. Onlar da düzenli olarak sokakta aç kalan hayvanları beslerlerdi.

( @ciftpelin , @ahmetsimsirgil - ADALET USTALARI 1, Sayfa 96 )

Osmanlı Zamanında Yer Sulukları

Osmanlı Zamanında Yer Sulukları

 

22 Şubat 1956 - İstanbul Belediyesi 140 bin Köpeğin İtlafını Kabulü

22 Şubat 1956 - İstanbul Belediyesi 140 bin Köpeğin İtlafını Kabulü

 

Kaynak : TARİH dergisi 2017 Şubat sayısı

Son Güncelleme ( Perşembe, 04 Mayıs 2017 11:16 )

We remember Laika

We remember Laika

We remember Laika, who on this day in 1957 was sent into space to die.

The Moscow street dog was the first earthling sent into orbit, but she was never meant to return to Earth. Several hours after launch she died horrifically from panic and overheating.

We remember Laika and all the innocent victims of animal experimentation.

Son Güncelleme ( Cuma, 04 Kasım 2016 15:01 )

İstanbul’un maymunları neden idam edildi?

İstanbul’un maymunları neden idam edildi?

Devir III. Murat devri, Osmanlı’nın en şaşaalı yılları.

Yavuz zamanında başlayan Kuzey Afrika’daki fetihlerle beraber daha önce İstanbul’da pek rastlanmayan maymunların sayısı hızla artıyor. Maymunlar gemilerde gözcülük yapıyor, direklere kolayca tırmanıyor, keskin gözleriyle kara ya da başka bir gemi gördüklerinde aşağıya haber veriyorlar.

Şehirde çok sayıda maymun dükkanı da var, çoğu Azapkapı ve Galata’da. O dönem İstanbulluların maymun sevgisi gemicilerle sınırlı kalmıyor, zenginler, sıradan insanlar da maymun beslemeye başlıyorlar.

III. Murat’ın favori din adamı Molla Abdülkerim Efendi adında bir zat. Son derece tutucu bir Müslüman, gayrimüslimlerden hiç hazzetmiyor. Daha sonra sultan onu Rumeli Kazaskeri yapacak. Molla, gayrimüslimlere o dönem aşağılayıcı sayılan kırmızı ve siyah giyinme zorunluluğu getirecek, bir gecede Yahudi mezarlığına korsan cami dikecek.

Tüm hikaye bu dini bütün mollanın Fatih Camii’nde verdiği bir Cuma vaazıyla başlıyor, molla, ateşli bir konuşmayla ‘’kadınların bu maymunları fena işlerde kullandığını’’ anlatıyor. Cuma çıkışı kızgın kalabalık önde bizim molla, Azapkapı ve Galata’daki maymun satıcılarını basıyor.


Tarihçiler o günü ‘’İstanbul’da dalında maymun sallanmayan tek bir ağaç kalmadı’’ diye anlatır.

Molla, yakalanan maymunları kendi elleriyle asıyor, iri maymunlar için ayrı idam sehpası hazırlıyor. İstanbul’un maymunlarının hikayesi maalesef bu şekilde sona eriyor, yapılan katliama tanık olan halk o günden sonra mollaya ‘’maymunkeş’’ lakabını takıyor.

Tarihçiler, Maymunkeş Abdülkerim Efendi’nin vefatında birçok hayvansever İstanbullu’nun kutlamalar yaptığından bahseder. İleri okuma için Reşad Ekrem Koçu’nun Tarihimizden Garip Vakalar adlı kitabına göz atabilirsiniz.

Sunay Akın ve Murat Bardakçı’nın da olayla ilgili kısa birer yazısına ulaşabilirsiniz.

Bu yazı Tarih Tarih facebook topluluk sayfasından alınmıştır.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 27 Kasım 2017 12:35 )

O Zamanlar İstanbul'da Köpekler Mutlu Yaşardı

O Zamanlar İstanbul'da Köpekler Mutlu Yaşardı

Arkeofili & Haytap Ortak Çalışması

Arkeofili & Haytap Ortak Çalışması

 

Kısa ve güzel bir haberimiz var.

Bugün itibariyle Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) ile ortak bir çalışmaya başlıyoruz. Çalışma kapsamında günümüzde insan kaynaklı birçok zorluk içerisinde yaşayan hayvanların, binlerce yıllık geçmişleri ile ilgili kısa bilgiler aktaran görselleri sizlerle paylaşmayı düşünüyoruz. Hayatın neredeyse her alanına dokunan arkeoloji biliminin bir nebze olsun hayvanlara da dokunması bizleri çok mutlu edecek.

Türkiye'de hayvan haklarına dair birçok güzel işe imza atan HAYTAP'a da kendi adımıza teşekkürü borç biliyoruz.

 

ARKEOFİLİ

Son Güncelleme ( Salı, 16 Şubat 2016 11:09 )

Üsküdar Camisi 'nden Dünyaya Örnek Görüntüler

Üsküdar Camisi 'nden Dünyaya Örnek Görüntüler

Son Güncelleme ( Çarşamba, 10 Şubat 2016 10:48 )

Atına Mezar Taşı Dikip Köpeğine Yazan Türkiye, Hayvan Soykırımı - Murat Bardakçı

Atına Mezar Taşı Dikip Köpeğine Yazan Türkiye, Hayvan Soykırımı - Murat Bardakçı

HÜKÜMETİN “hayvan hakları” konusunda hazırlayıp Meclis’e sunduğu tasarı haftalardır tepki görüyor. Sadece hayvanseverler değil, az da olsa merhamet hissine sahip bulunanlar bile tasarının Meclis’ten geçmemesi için seslerini duyurmaya çalışıyor, yazıyor ve çiziyorlar... Taksim’de geçen hafta yapılan gösteriden sonra işitilen “tasarının komisyondan geri çekildiği” söylentisinin doğru olmadığı anlaşıldı. Meclis’te çok yakında birkaç elin havaya kalkmasından sonra sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlar bakımevlerine götürülüp kısırlaştırılacak, sonra doğal hayat parklarına nakledilecek ve tellerle çevrili ölüm kamplarında bakımsızlıktan can verecekler! Facia bu kadarla da kalmayacak, belediyeler evlerde ailenin bir mensubu gibi yaşayan evcil hayvanları bile alıp götürme hakkına sahip olacaklar!

ARAŞTIRMA KONUSU
Hem insanî hisleri, hem de inancının getirdiği merhamet duygusu ile tarihi boyunca hayvanları seven, onlara bakan, koruyan ve gözeten bir toplumun şimdi böylesine bir nefretle hayvan soykırımına soyunması aslında tuhaftan da ötedir ve davranışların bu noktaya gelmesinin ardındaki sebepler de ortaya çıkartılmayı beklemektedir! Anne-babalar tarihimiz boyunca çocuklarını eğitme ve iyi yetiştirme bahanesi ile de olsa dövmüş, devlet teb’asına bazen her türlü zorluğu çıkartıp akla gelmeyen eziyeti yapmıştı ama aynı anne-babalar ile devlet hayvanlara kötü muamele edilmesine mâni olabilmek için de her türlü tedbiri almıştı...

SİNAN’IN VAKFİYESİ
Geçmişte, hayvanlara millet olarak ve ziyadesi ile düşkündük. Yüksek binaların duvarlarına “kuşevleri” inşa eder, hayvanlar için vakıflar bile kurar, hattâ bambaşka maksatlarla kurulmuş olan vakfiyelere de özel maddeler ilâve ederdik. Meselâ, Mimar Sinan, Kayseri’deki vakfiyesinde “Ağırnas köyünde yaptırdığım çeşme ile etrafındaki geniş arazi hayvanların su içmesi ve dinlenmeleri içindir” demiş, Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan “Fakirlere hergün iki defa birer tas buğday çorbasıyla ekmek dağıtılacak ve at başına yem sadakası verilecektir” kaydını düşmüş, Mürselli Hacı İbrahim de Ödemiş’teki vakfiyesine “Yeni Cami’de kalan leyleklerin yiyecekleri için her sene yüz kuruş verilecektir” maddesini koymuştu. Sonra “batılılaşmaya” başladık ve ilk hayvan katliamının emrini 19. asrın ilk çeyreğinde bizzat zamanın hükümdarı İkinci Mahmud verdi, İstanbul’daki bütün köpeklerin Hayırsızada’ya gönderilmesini buyurdu! Birkaç gün sonra şehirde neredeyse tek bir hayvan bile kalmadı ama halktan tepkiler yükselip de “Hayvanlara eziyet uğursuzluk getirir, başımıza iş açılacak” diye homurdanmalar başlayınca sağ kalan köpekler geri getirilip yeniden İstanbul sokaklarına salındı. Ama beklenen uğursuzluk gecikmedi: Yunanistan isyan etti, Avrupa donanması Türk donanmasını Navarin’de ateşe verdi ve Türkiye’nin elinde tek bir savaş gemisi bile kalmadı! Aradan seneler geçti, 1910’a gelindi ve bu defa da İstanbul “Şehremini”, yani belediye başkanı “köpek meselesini” çözmeye kalkıştı; Haziran başında İstanbul’daki bütün sokak köpekleri yeniden Hayırsızada’ya yollandı. Birkaç gün içinde 80 bin civarında köpek çatanalara yüklenip ölüm yolculuğuna çıkartıldı, adada hepsi açlıktan birbirini yedi ve hemen ardından da Balkan ve dünya savaşları patladı. ACABA HANGİSİ HAYVAN? Son senelerde ise daha da bir tuhaflaştık... Kedileri ve köpekleri fırınlara atıp yaktık, bazı belediyeler üç kuruş uğruna hayvanları ölümüne dövüştürür oldu, beceriksiz kasaplar kurban bayramlarında boğaların bacaklarını kestikten sonra bıçağı hayvanın şahdamarına saplayıvermeye başladılar. “Hayvan” dendiğinde, bir kesim her nedense sadece nefret duyar hâle geldi... Aşağıda devletin vakti zamanında hayvanlara iyi muamele edilmesi için aldığı iki kararı ve bu sayfadaki kutularda da yine hayvan sevgisi konusunda dünyada eşi olmayan uygulamalardan bazılarını okuyacaksınız... Bütün bu insanî hareketlerin ardından bugün hayvan katliamı için kanun çıkartacak noktaya gelmemizin sırrını ben bir türlü çözemiyorum, acaba siz anlayabilecek misiniz?

◊ 1587’DE ÜÇÜNCÜ MURAD’IN ÇIKARTTIĞI “BEYGİRLERİ İYİ BESLEME” FERMANI:
Sultan Üçüncü Murad, tarih üstadı Ahmed Refik tarafından bundan 90 sene kadar önce bulunan fermanında “Beygirlere eziyet edenlerin hakkından geleceğini” söylüyordu: “...İstanbul Kadısı’na emirdir: Mutluluklarla dolu makamıma gelen şikâyetlerden hasta, yaralı, nalsız ve semerleri harabolmuş bazı beygirlerin yük taşımakta kullanıldıklarını ve üzerlerine aşırı yük vurulduğunu öğrendim. Taşıma işiyle uğraşanların beygirlerine bundan böyle hayvanın tahammülünün üzerinde yük koymaları, sakat ve zayıf beygirleri kullanmaları yasaktır. Hayvanlar gayet iyi beslenecek, sahipleri beygirin ardından değil önünden yürüyecek, dağılmalarına ve etrafa zarar vermelerine mâni olacaklardır. ...Sana vaziyeti anlattıktan sonra şöyle buyuruyorum: Yukarıda söylediklerime her şekilde itaat edilmesini sağlayacak, emirlerime uymayanların isimlerini şerefli makamıma sunacaksın, ben de haklarından geleceğim! Buyruğumu kaydedecek, hammalların kethüdalarına emrimi duyuracak ve aksine davranmaktan kaçınacaksın...”

◊ 1856’DA SULTAN ABDÜLMECİD ZAMANINDA DANIŞTAY’IN HAZIRLADIĞI “ATLAR İÇİN HAFTA TATİLİ” EMİRNÂMESİ: Prof. Dr. Vahdettin Engin’in Osmanlı Arşivleri’nde bulduğu 2 Ekim 1856 tarihli bu talimatta, yük beygirlerinin cuma günleri çalıştırılmaları yasaklanıyordu: “...Yük beygirlerinin cuma günleri tatil yapmaları, sahiplerinin bu tatil günlerinde çalıştırılmayan beygirlere binmemeleri ve semerlere demir çubuklar mıhlattırmamaları eski âdetimizdir. Ama, bir müddetten beri bu usule riayet edilmemekte, hayvanlar cuma günleri de çalıştırılmakta, üstelik çalışmayan bazı beygirler de o günlerde sahipleri tarafından binek hayvanı olarak kullanılmaktadır. Hiç de hoş olmayan bu gibi uygulamalar, asla câiz değildir. Meclis-i Vâlâ’nın (Danıştay’ın) aldığı karar uyarınca, beygirlere bundan böyle cuma günleri tatil yaptırılacak ve semerlerinin üzerine çivi çaktırılmayacaktır. Ayrıca, yine bu hususta beygir sahipleri ile ekmek ve sebze taşıyan esnafın kethüdalarına da gerekli tebligatta bulunulacak, esnaf devamlı olarak kontrol altında tutulacaktır...”

Dünyada at için dikilen ilk ve tek mezartaşı kitabesi bizdedir
TÜRKÇE’de gri renkli atlara “kır”, atın tüylerinin üzerindeki beneklere de “sis” denir. Tarihlere “Genç Osman” diye geçen Sultan İkinci Osman’ın atı bu renkte ve benekli olduğu için “Sisli Kır” ismi verilmişti. Sisli Kır günün birinde dünyasını değiştirince padişah derin bir hüzne daldı ve can yoldaşı gibi gördüğü hayvanının ismini sonsuza kadar yaşatmak istedi. Atın naaşının Üsküdar’daki Kavak Sarayı’nın avlusuna defnedilmesini buyurdu ve başına bir de mezartaşı diktirdi! Hükümdarın yerine getirilen emri garip bir netice verdi ve ortaya tarihin hem ilk, hem de son “at evliyası” çıktı. Hasta atlar şifa bulmaları için Sisli Kır’ın mezarının başına getirilip kabri üç defa tavaf ettirildiler. Aradan asırlar geçti, Kavak Sarayı yıkılıp gitti ve Sisli Kır’ın mezar kitâbesi sokağa düştü. Mermer kitâbe 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bir evin duvarına dayalı vaziyette bulundu ve zamanın Âsâr-ı Atîka Müzesi’nin yani bugünün Arkeoloji Müzeleri’nin müdürü olan Halil Edhem Bey, Sisli Kır’ın taşını Çinili Köşk’e naklettirdi. Sisli Kır’ın 96 santim uzunluğunda ve 62 santim genişliğinde olan mezartaşının kitabesinde şunlar yazıyor: “Zıll-i Hak (Allah’ın gölgesi) Hazret-i Osman Han’ın / Sisli Kır nâm (isimli) atı öğülmüştür / Emr-i Yezdân ile mevt irişecek (Allah’ın emriyle ölüm gelince) / Bu makam içre (buraya) o gömülmüştür” Sisli Kır’ın mezar kitâbesi.

Neyzen Tevfik, köpeğinin ardından mersiye yazmıştı
NEYZEN Tevfik genellikle hicivleri ile bilinir ve sadece bir hiciv şairi olduğu zannedilir ama pek öyle değildir... Derin mânâlarla dolu hassas ve zarif mısraları da vardır... Şair, geçmiş zaman İstanbul’unun en namlı hayvan dostlarındandı ve Mernûş ismindeki köpeği, Neyzen’e senelerce can yoldaşı olmuştu. Neyzen neredeyse Mernûş da oradaydı, hatta şair arada bir alkol tedavisi için Bakırköy Akıl Hastahanesi’ne giderken Mernûş’u da yanında götürür ve hastahanede beraber kalırlardı. Mernûş 1934’te yine sahibiyle beraber Bakırköy’de bulunduğu sırada göçüp gitti! Neyzen, kızkardeşi Behiye Hanım’ın hediyesi olan ipekli gömleğini köpeğine kefen yaptı, Mernûş’u aralarında doktorların da bulunduğu bir cemaatin refakatinde hastahanenin bahçesine defnetti ve sonra da bir mersiye yazdı. İşte, Neyzen’in “Hatırını kırdımsa beni affet” gibisinden samimi ifadelerle dolu “Mernûş” mersiyesi: “Bu engin ayrılık canıma yetti, / Başımdan aşıyor kederim Mernûş. / Bu yolda yazılmış fermân-ı kazâ, / Bunu da gösterdi kaderim Mernûş. Bağlanmıştım bütün kalbimle sana, / Şu fâni cihanı okuttun bana. / Sen göçtükten sonra ben yana yana, / Hicranla gözyaşı dökerim Mernûş. Bu yolda cahilim, bildiğim kısa, / Sen girdin toprağa ben düştüm yasa. / Haklı haksız hatırını kırdımsa, / Affeyle günahım, beşerim (insanım) Mernûş!”


07 Ekim 2012 Pazar

Murat Bardakçı

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/783074-atina-mezartasi-dikip-kopegine-yazan-turkiye-hayvan-soykirimi

Son Güncelleme ( Pazar, 07 Ekim 2012 21:46 )

Meşhur Atlar ve Diğer Canlılar - Zülfü Livaneli

Meşhur Atlar ve Diğer Canlılar - Zülfü Livaneli

Kaç haftadır, edebiyatın okur için bir zevk kaynağı olması gerektiğini söyleyip duruyorum ama aynı şey yazar için de geçerli. Bir yazar romanını, hikâyesini zevk alarak heyecanlanarak yazmasa, zorlanırsa, öyküyü ilerletmek için büyük sıkıntılar çekerse, okuru da fenalık basar.

Bu nedenle bazen yazmakta olduğunuz kitabı bir yana koyar, ara verir ve aklınızı çelen, sizi yazılması için zorlayan başka bir konuya yönelirsiniz.

Bunları anlatmamın nedeni, bugünlerde bir yazar olarak aynı ruh hali içine girmiş olmam. Uzun zamandan beri kafamda kurduğum, kişilerini oluşturduğum, kurgusunu kotardığım bir roman vardı. Hatta başlangıç bölümünü yazmıştım bile. Ama yıllar önce düşündüğüm ve bana ilginç gelen bambaşka bir konu aklımı çelmeye başladı, kanıma girdi, hatta daha ileri giderek diyebilirim ki aklımdan çıkmaz oldu. Şimdi galiba öteki romana bir ara verip, daha az hacimli olan bu kitaba yöneleceğim. Çünkü konu beni zorluyor, geceleri uyandırıyor, “yaz beni” diyerek baskı altına alıyor. Anlatıp kurtulmaktan başka çare yok.

Bu kitabın konusu insanlar değil hayvanlar, hem de çok meşhur hayvanlar.

İçlerinde tanrıları görenler mi istersiniz, adları imparatorlarla beraber anılanlar mı, heykelleri dikilenler mi, romanları yazılanlar mı? Hepsi var.

Üstelik bunların bazıları da cennette. Mesela Hz. Muhammed’i miraca çıkaran kanatlı at Burak gibi. İslâm kaynaklarının anlattığına göre Burak katırdan küçük, merkepten büyük, beyaz, yıldırımdan yaratılmış, kanatları ışıl ışıl yanan bir cennet atı. Hz Muhammed Mekke’de uyurken Allah Cebrail’i gönderir. Cebrail uyumakta olan Elçi’nin ayaklarını öper. Kanı olmadığı ve cennette yaratıldığı için Cebrail’in dudakları soğuktur. Bu soğuk öpüş Resul’ü uyandırır. Cebrail ona, Allah’ın, Elçi’sini yanına çağırdığını söyler. Evin kapısında ışıl ışıl kanatlı, insan yüzlü Burak beklemektedir. Hz. Muhammed Burak’a biner ve uçarak önce Sina Dağı‘nın doruklarına, sonra da rüzgarları içerek Allah’ın katına ulaşırlar.

Gerçi Burak, kanatları açısından Yunan mitolojisindeki Pegasus’a benziyor ama ondan daha kutsal ve değerli.

Hz. Ali’nin atı Düldül de tarihte kendisine esaslı bir yer yapmış. O bir cennet atı olmadığı için ölümlü ama yüzlerce yıl sonra Pir Sultan Abdal onun için şu şiiri söylüyor: “Yemen’den öte bir yerde / Düldül hâlâ savaştadır.”

***


At denildiğinde Büyük İskender’in Bukefalusu‘nu ve Köroğlu’nun kır atını anmamak olur mu hiç.

Bukefalus‘un başı inek başıymış. Bu yüzden ona Yunanca bo ve kefal (balık değil kafa anlamında) kelimelerini birleştirip “İnek Başlı” demişler. Biliyorsunuz bizim İstanbul Boğazı’nın adı yani “Bosfor” da “İnek Geçidi” demektir. Hera’nın gazabından kaçmak için inek şekline giren İo adlı kız, canını bu sulara attığı için Boğaz’a bu isim verilir.

Bukefalus seferde öldüğü zaman Büyük İskender çok üzülür ve büyük bir törenle gömülen atının şerefine, bulunduğu yerde “Bukefalus” diye bir şehir inşa ettirir ki bugün Pakistan’daki Celalpur şehridir.

***


Köroğlu’nun kıratı ise büyülüdür. Sahibi ölünce dağlara gider ve kaybolur.

Elia Kazan’ın “Viva Zapata” filminin sonunda da Emiliano Zapata’nın atı dağlara gidip kaybolur. Filmin senaryosunu John Steinbeck yazmıştır ama finali bulan Kazan’dır. Usta yönetmen bu finali nereden bulduğunu soran arkadaşı Yaşar Kemal’e “Elbette Köroğlu’nun kıratından” cevabını vermiştir.

Köroğlu gençliğinde şöyle der:

“Severim kıratı bir de güzeli.”

Yaşlılık günleri gelip çatınca da şöyle dert yanar:

“Köroğlum der ki farıdım / İhtiyar oldum çürüdüm / At yoruldu, ben yoruldum / Güzel bindiri bindiri.”

***


Günümüz Türkiyesi’nde birisine hayvan adıyla seslenmek suç değildir ama illa ki bu iş bazı hayvanlarla sınırlı tutulsun. Mesela çocuğunuza aslan, kaplan, kurt, şahin, doğan gibi yırtıcı hayvanların ya da ceylan, gazal, ceren gibi masum yaratıkların adını koymakta bir sakınca yoktur ama tutup da birisine “ayı” derseniz sizi mahkemeye verir. Oysa bu hayvanın ismi kuzey ülkelerinde pek bir itibar getirir. Ayı isimli ünlü sporcular (Björn Borg), başbakanlar (Torbjörn Felldin), müzisyenler, işadamları görülmüştür.

***


Bir başka ünlü at da Lady Godiva’nın üzerine çırılçıplak bindiği attır. İngiltere’nin Coventry şehrinde, valinin eşi olan bu hanım, eğer kocası vergileri indirirse atına çırılçıplak binerek şehri boydan boya geçeğine dair yemin etmiş. Sonra da yemini tutmuş elbette. Şimdi atının üstündeki bu çıplak kadın resmi bütün Godiva mağazalarını ve ürünlerini süslemektedir.

İşin garibi Godiva’nın, muhafazakâr bir Türk şirketi olan Ülker tarafından satın alınmış olmasıdır. Ama firmanın kurucusu İsmet Ülker, Godiva’yı satın alacaklarını, dolayısıyla çıplak bir kadını sembol yapacaklarını bilemezdi elbette.

***


Türkiye’de “ayı” diye seslenseniz üzerinize yürüyecek olan insanların çoğuna “Senatör İncitatus” diye seslenseniz pek aldırmaz ve bir İtalyan senatöre benzettiğinizi düşünürler.

Oysa bu da bir hayvan adıdır: Roma İmparatoru Caligula, pek sevdiği atını senatoya sürerek hayret içinde bakmakta olan senatörlere “İşte size eşit bir arkadaş. Büyük Roma Senatörü İncitatus’u takdim ederim. Ona saygı gösterin” dediğinde kimsenin pek sesi çıkmamıştır. Tam tersine yeni senatörü alkışlamışlardır bile. Bu da politika dünyasının ve lider bağlılığının sayılamayacak erdemlerinden birisidir.

Senatör İncitatus mermer bir sarayda oturur, dünyanın en pahalı kolyesini takar ve hizmetini gören onsekiz uşağın hazırladığı, içine altın karıştırılmış yulafla beslenirdi.

***


Gördüğünüz gibi hayvanlar bahsi, tadına doyum olmayan insan hikâyeleri çıkarıyor ortaya. Yerim kalmadı ama daha Kleopatra’yı sokan yılandan, Hitler’in Blondiesi‘ne kadar anlatılacak ne kadar meşhur hayvan var.

Ama bunların en garibanı, Resneli Niyazi’nin geyiği olsa gerek. Niyazi beyin Balkan dağlarında çetecilerle çarpışırken bulduğu geyiği hiç yanından ayırmaması, caddede, lokantada, toplantıda geyiğin hazır ve nazır olması, bu hayvancağızı “Hürriyet Sembolü” haline getirmişti. Her kahvede resmi asılıydı. Daha sonra bu geyiğe ne olduğunu merak ettim, araştırdım. Falih Rıfkı’nın anlattığına göre unutulduktan sonra Beyazıt’ta bir apartmanın kömürlüğüne bağlanmış ve zavallı hayvan orada aç biilaç can vermiş.

Eee, ne de olsa bu memleket şanına layık bir şeyler yapmak zorunda. Hürriyet kahramanı olmanın cezasız kalacağını mı sanmıştınız?

05.02.2012

Zülfü Livaneli

http://haber.gazetevatan.com/Haber/428978/1/Gundem

Son Güncelleme ( Pazartesi, 09 Nisan 2012 11:48 )

Sayfa 1 > 2

opencart tema opencart temaları