Reklam

Konuk Yazarlar

 

Warning: imagejpeg() [function.imagejpeg]: Unable to open '/home/haytap/public_html/images/resized/images/stories/pictogramlar/frenebas1_800_1195.jpg' for writing: No such file or directory in /home/haytap/public_html/modules/mod_janews/helper.php on line 127

Frene Basın - Sevgi Ekmekciler

Frene Basın - Sevgi Ekmekciler

FRENE BASIN Her gün yollarda onlarca araba çarpmış kedi, köpek ölülerini görüyoruz. Görüyoruz, ancak bir çoğumuz o hayvanların ölmüş olup olmadıklarına bile aldırmıyor veya ölülerinin üzerinden geçip gidiyoruz.


FRENE BASIN

Her gün yollarda onlarca araba çarpmış kedi, köpek ölülerini görüyoruz. Görüyoruz,  ancak bir çoğumuz o hayvanların ölmüş olup olmadıklarına bile aldırmıyor veya ölülerinin üzerinden geçip gidiyoruz.

Hayvanlar genellikle gündüz bir köşe bulup günü orada geçirir, geceleri ise yemek bulmak için sokaklara çıkarlar. Ana caddelerde sürat yapan sürücüler, yola çıkmış olan bu hayvanlara çarpıyorlar. Bazı sürücüler yola çıkmış hayvanı gördüğü halde frene basma gereğini duymuyorlar, o hayvana bilerek çarpıyorlar ve arkalarına bakmadan gidiyorlar. Bu tür insanların çok az olduğunu düşünmek istiyorum.

Bir çok kişi son anda yola çıkmış hayvanı fark ettiğinde iş işten geçmiş oluyor ve hayvana çarpmayı engelleyemiyorlar.

Ne yazık ki bu hayvanlara çarpan  sürücülerin çok büyük bir çoğunluğu çarptığı hayvanın akıbetini merak etmiyorlar. Hayvanın ne durumda olduğuna bakmak için arabalarını durdurup o hayvana bakmaya gereğini bile duymuyorlar. Bu hayvanların bir kısmı yaralanıyor ve yol ortasında saatlerce bir yardım görmeden can cekişiyorlar. Eğer duyarlı bir insan tarafından yoldan kaldırılmazlarsa, yoldan geçen başka arabalar tarafından da ezilerek yaşamlarını kaybediyorlar. Ne acı ki hemen ölmeleri bu hayvanlar için bir şans demek zorunda kalıyorum.

Arabalar bu hayvanların ölüleri asfalta yapışana kadar, üzerlerinden aldırmadan geçiyorlar. O Hayvanların bir canlı olduğu, en az bizler kadar acı çektikleri hiç düşünülmüyor. Hayvanlara canlı iken saygı gösterilmediği gibi, ölülerine de saygı gösterilmiyor.

Belediye Bakımevine kaza geçirmiş ve duyarlı vatandaşlar tarafından Belediye aranarak haber verilmiş bir çok  kedi köpek geliyor. Bunların bir kısmı en iyi ihtimalle çarpmalar sonucunda sakat kalıyor, bir kısmı felç olarak uzun tedavi süreçlerine acı içinde katlanıyor veya bir daha ayağa kalkamıyor. Bakımevinde böyle kaza geçirmiş ve sakat hayvanlar var ve ölene kadar bakımevinde yaşamak zorundalar.

Bir hayvana çarptığınızda en azından arabanızı durdurup, hayvanın yaşayıp yaşamadığına bakın. Yaşıyorsa bir veterinere götürme imkanınız varsa götürün. Veterinere götürme imkanınız yoksa, Belediyeyi arayın. Hayvan ölmüş ise yoldan kaldırıp, diğer arabaların da çarpmalarına engel olun. Bu bir insanlık görevi ve aynı zamanda yapmak zorunda olduğumuz kanuni bir gerekliliktir. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu Madde:21’e göre; “Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır.” Kanuna aykırı davranarak, hayvana çarpıp bırakanlar hakkında yasal işlemler yapılmaktadır.

Bu konu ile ilgili HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu’nun hazırladığı çok güzel broşürler var. Bu broşürlerde “İnsanlar gibi hayvanlar da her gün trafik kazaları sebebiyle yaralanıyor, sakat kalıyor, hayatlarını kaybediyorlar. Binlercesi her gün trafik terörüne maruz kalıyor. Kurallarını bilmedikleri, hiç anlayamadıkları bir sistemin kurbanı onlar’ Üstelik onlara yardım edecek bir işleyiş hala yok. Lütfen trafikte onları yok saymayın. Araç kullanırken hem kendi can güvenliğiniz, hem de onların hayatı için iyi bir şey yapın’ Onlar için de frene basın” denmektedir.

EVET LÜTFEN ONLAR İÇİN  DE  FRENE BASIN.

Sevgi Ekmekciler
Haytap Hayvan Hakları Federasyonu
Yönetim Kurulu Üyesi


GüneydoğuExppres : http://www.guneydoguekspres.com/haberdetay.asp?ID=1298

Son Güncelleme ( Perşembe, 11 Mart 2010 18:37 )

 

Warning: mkdir() [function.mkdir]: Permission denied in /home/haytap/public_html/modules/mod_janews/helper.php on line 108

Kavga Ettikleriniz Yol Alırken , Siz Yerinizde Sayarsınız

Kavga Ettikleriniz Yol Alırken , Siz Yerinizde Sayarsınız

Kavga ederek ‘Var Olabilirsiniz’…
Ama, kavga ettikleriniz ‘Yol Alırken’, siz yerinizde sayarsınız…
Kavga ettikleriniz sizden uzaklaştıkça,
siz giderek yalnızlığınızla boğuşur hale gelirsiniz…
Ve başka bir ‘Var Olma’ seçeneği üzerinde yoğunlaşamadığınız için de,
çaresiz, yakın çevrenize odaklanır, havadaki bir toz zerreciğinden bile huylanıp,
zifiri karanlıkta kör atışlarla, ömrünüzü karavanalarda heba edersiniz…

Acı, ama başka bir çareniz de yok…
Sevgi nerede bilmiyorsunuz…
Ona nasıl ulaşılır haberiniz yok…
Onu tanımıyorsunuz…
Çok yakınınıza gelse bile bir tesadüf, algılayamıyor ve kucaklayamıyorsunuz…

Siz kimsiniz… Bu yazıya hanginiz tepki verirse, işte o sizsiniz…
Siz ‘Çirkef Kaltaklar Adi Ortaklığının’ bir paydaşısınız…

Uğursuzsunuz…
Toprağa dökülen mazot gibi, bulunduğuz her yeri kurutursunuz…
Kısırsınız…Üretemezsiniz…
Gülemezsiniz ancak sırıtırsınız…
Ve en fenası gammazsınız…
İspiyoncunuz…
Fitnecisiniz…
Dedikoducusunuz…
Ve azmettiricisiniz…
Kolay satılır, kolay alınırsınız…

Fırıldak gibisiniz…
Ayağınız başka yerde, kafanız başka yerdesiniz…
Kaygan zeminde yaşar, kaşla göz arasında,
yer değiştirir, saf değiştirir, laf değiştirirsiniz…

Siz kimsiniz… Bu yazıya hanginiz tepki verirse, işte o sizsiniz…
Siz ‘Çirkef Kaltaklar Adi Ortaklığının’ bir paydaşısınız…

Oysa ne demiştik…
‘Sevgi Mecburiyettir…
Çünkü insanlar bir sevgi ilişkisi sonucu gelen birleşmenin ardından doğarlar…
Ve dokuz aylık hamileliğin peşinde doğan bebek bir sevgi armağanıdır…
Ancak, beşik kertmesi, görücü usulü, yaz aşkı, bir şişe şarap,
bunalım, tecavüz ya da akçeli bir beraberliğin sonucunda oluşan,
hamileliğin ardından doğanlar ‘Sevmekten Muaftır’ doğal olarak…
Ne var ki onlar da yaşamları sırasında ‘Sevmeyi Öğrenmekle Mükelleftirler’…




Önünüzde daha yaşanacak yıllarınız var…
Sırtınızda bir nefret küfesi ile daha ne kadar gidebilir, daha ne kadar yol alabilirsiniz…
Hadi gelin, kendinize bir şans tanıyın, hayatınıza bir armağan verin…





‘Yıkalım… Kıralım… Dökelim…İhbar edelim… Bozalım… Dağıtalım’la
inanın ki, sizi kimse çökertemese de yalnızlığınız çıkmaz sokağınız, intiharınız oluverir de,
ne olup bittiğini, iş işten geçtikten sonra anlarsınız…



……………………………………………………………………………..
Bir teyzem vardı… Yirmi yıl kadar önce rahmetli oldu…
Evlendiğinde onsekizinde idi… Kocası 60’ın da üstünde…
Arada 40 yıl…
Yolda da, yatakta da zordur bu 40 yıl…
Hali vakti yerinde idi..
Çok erken yaşta dul kaldı…
Kuşlara yem verir, kedileri-köpekleri besler,
sessizce pek çok insana yardım ederdi…
Yalnız, varlıklı, genç ve güzel bir dul olmanın savunma refleksi ile olacak,
bunca iyiliğine rağmen, dışavurumunda hep bir olumsuzluk sergiledi…
Hep aksi davrandı, hep huysuzluk yaptı…
Lakabı ‘Eyvah Fırtına Geliyor’ idi…
90’lı yaşlarında, evine ziyarete gittiğimde bütün ışıkları yakar,
sofraya mumlar diker, akla-hayale gelmeyen peynirleri bulur-getirir,
şaraplar açar, ona aldığım çiçekleri bir vazoya sığdırmaz bütün eve yayardı…
Gene böyle bir akşam yemeğinde, bana baktı-baktı-baktı, gözleri doldu ve
dudakları titreyerek konuşmaya başladı…
Sesi çok kısık ve sözleri sanki koca bir hayatın Z raporuydu…
‘Oğlum evlen… Çok çocuk yap… Dostlarını kırma-gücendirme…
Yaşlandığın zaman yanında hep birileri olsun… Yalnızlık çok ama çok kötü bir şey’…
…………………………………………………………………………………………….
Bizim,
68’li Hippie’lerin o meşhur sözünü pek severim…
Hayatımın Anayasası’nın en önemli maddelerinden biridir…
‘Today is the first day to the rest of your life’…
Meali şöyle….
‘Bugün, hayatınızın geriye kalan bölümünün ilk günüdür’…
……………………………………………………………………………………………..
Artık karlar eriyor, buzlar su olup toprağa karışıyor…
Güneş suları ısıtıyor, ilkbahar geliyor…
Ağaçlarlar tomurcuklanıyor, kelebeklerin uçmaya başlamasına az kaldı…
Göçmen kuşlar yuvalarına dönme hazırlığında…
Günler uzuyor, daha çok aydınlık olacak, gelecekte zaman…
Peki siz ne yapacaksınız…
Elinizde dikenli bir kaktüsle,
daha ne kadar karanlıkta yaşamaya devam mı edeceksiniz,
ruhunu, kalbinizi, beyninizi daha ne kadar o karanlıklarda hapsedeceksiniz…

Gelin doğa yeniden yenilenirken,
siz de bu fırsat treninin son vagonuna ayakta bile olsa bir yere ilişin…
Biz unutkan insanlarız…
Bakın görün, bir zaman sonra yaptıklarınızı kimse “Hatırlamayacak”…
“Hatırlamak İstemeyecek”…
Okumuşsunuzdur belki, “Hafıza savunma refleksi ile kötü anıları siler” diye…
Emin olun bu “Yarına Yolculuk”ta,
mutlaka biri kalkıp size oturacak, bir koltuk bile verecektir…
……………………………………

Ambulans sekiz aydan beri yollarda…
Ambulans 1.000’i devirdi, hızla 2.000’e gidiyor…
Dile kolay 1.000 muhtaç canlıya koşmuş,
Yetişmiş, almış hastaneye götürmüş…
Yerde kıvranan, yarı baygın, komada, can çekişen,
yüzlerce kediyi, köpeği, kuşu tekrar hayata döndürmüş…
Ambulans, hem ülkem için ama dünyada da bir mucize…
Ambulans bir “İlkörnek”… Ambulans bir fenomen…
Ve İstanbul, “Avrupa Kültür Başkenti” olmaktan çok,
“İstanbul… Hayvan Ambulans”lı Bir Kent Olmakla Övünmeli Artık, diye
her zamanda-her yerde-her düzeyde-dileyen herkesle tartışabileceğim
kırılamaz-bükülemez bir savım var……
Ambulans,
Ayasofya’dan da, Kızkulesi’nden de, Surlar’dan ve Kültür Başkenti’den de
daha fazla, daha çok Gurur Nedeni İstanbul’un …
…………………………………………………………………
“Oooooooooo, bakın Ayasofya’mız var…”
------- “Hadi lan onu sen mi yaptın Kuşkonmaz…”
“Oooooooooo, bakın Kız Kule’miz var…”
------- “Yürü git lan onu sen mi diktin Davlumbaz…”
“Oooooooooo, bak şehrimizde muhteşem surlarımız var bizim…”
------- “Aman o konuyu hiç açma, hiç ama hiç ama Hokkabaz…”
“Ooooooooooo, bak İstanbul Kültür Başkenti…”
-------- “Biliyom, biliyom onbinlerce köpeği katletmenden biliyom Madrabaz…”
………………………………………………………………….
Ambulans bizim…
Ambulans hepimizin…
Zira, Ambulans’ı “Bizim Aile’nin Çocukları… Kızları Yaptı”…
Eskiden, lise yıllarında hatıra defterlerimize yazardık birbirimizin…
“Sevgili Deniz…
Hayatın Dikenli Yollarında Sana Başarılar Dilerim…
İmza Pınar”…
Ambulans çok ama hakikaten çok-çok-çok dikenli yollardan geçti…
Veeeeeeeeeeeee…
Ambulans bu şehrin “Umut Veren Güleryüzü” oldu…

Düşünün bir kere, hayal kuralım birlikte…
Bir yerdesiniz… Bir sahilde… Bir mum ışığı yanında…
Önünüzde iki kadeh kırmızı şarap ve çok güzel bir çift dişi mavi/yeşil/ela/kahve göz…
Kararınız “Etkilemek”…
Ne anlatırsınız…
Ne kadar iyi bir koşucu olduğunuzu mu…
Otomobilinizi ne kadar hızlı kullandığınızı mı…
Aslında Robert Redford’tan daha yakışıklı olduğunuzu
ama bugün biraz erken kalktığınızdan kötü göründüğünüzü mü…
Herkesin size hayran olduğunu mu,
ama gene de sizin bu çift dişi mavi/yeşil/ela/kahve gözün sahibini tercih ettiğinizi mi…
Vazgeçin bunlardan, gelin “58 Yıllık Tecrübe Konuşuyor”…
Ambulans’ı anlatın…
Arkasında duran o muhteşem küçük çekirdek grubu anlatın…
“Bir küçük hayalden, dünya çapında bir devi nasıl meydana getirdiklerini” söyleyin…
Ambulansın gerdek gecesini, konseri anlatın…
Hastane fikrini anlatın…
Hastane olmayınca, ambulansa dönüşümü anlatın…
“Olmadı pilav, çevir lapa’yı” da sıkıştırıverin araya, “Domuzluk Olsun” diye…
Biraz gerilim olsun, ritm biraz hızlansın, adrenalin yükselsin, diye…
Doksan dakka dolmadan, gol atacaksınız…
“Sağaçıktan girdiniz…
Hoooop plase… Olmadı… Soliç’e düştü top…
Ceza sahasına üç metre kala…Yok şut atma, rakibe çarpar korner, olur…
Top ayağında… Uzuuuuuuuuuuun bir driplink ve riski göze alıp çak bir rövaşata…
Goooooooool… Goooooooooooool… Goooooooooooooool…”
Evet, gol ya… Goooooooooooooool…
…………………………………………………………………………..
Başbakan’ın yerinde olsam çantama Ambulans’ın bir tanıtım dosyasını koyarım…
“Türk Lokumu”nu, “Anadolu Kaplanları”nı,
“Dinler Arası Hoşgörü”yü artık herkes biliyor…
Doğrusunu isterseniz fazla ilgi de çekmiyor… Kabak tadı…
Dünya bunca boğuşmanın bıkkınlığında, çaresizliğinde…
Gerçekleşmesi imkansız bir hayal, bir ütopya olsa da,
“Sevgi Medeniyeti”ni özlüyor…
Bu da, Ambulans’ta, Ambulans-Fikri’nde,
Ambulans’ın hızla “2.000 Acil Hasta”ya el verme çabasında,
fazlası ile bulunuyor…
……………………………………………………………………………
Geçenlerde Nimet Hanım aradı… Telefonumu bulmuş bir yerden…
Köpekleri uyuz olmuş… “Yardım edebilir misiniz”… dedi…
Çok çekingendi… “Bazı yerleri aradım, ama arabamız yok,
bağışta bulunmanız gerek” gibi şeyler söylediler, diye sürdürdü…
“Hay-hay en kısa-yakın zamanda sizdeyiz” dedim…
Bir veteriner arkadaşımla çıktık yola… Levent’ten Kilyos’a giderken,
küçük bir Pit-Stop yaptık Derbent’te… “Ivomec”, “Neguvon” vesaire…
“Etkinliğin Maliyeti” cepten gitti…
“Ne yapalım” dedik,
“Bu akşam rakı paramız Ivomec/Neguvon olmuş olsun… Yarın içeriz”…
Oysa iyi bir şey yapmıştık… Bunu kutlamalıydık…
İyi bir şey yaptığımız için de kendimizi takdir etmeli ve teşekkür etmeliydik…
Nasıl mı… Tabii ki, “Yaş üzümden yapılmış Yemyeşil Bir İzmir Rakısı” ile…
Yanında Hellim Peyniri… Ve sonra da fıstıklı helva…
Nimet Hanım sıkça aradı o günden sonra… Hala arıyor…
Kontörü yok çoğu zaman… “1”e basıyorum, konuşuyoruz…
Sarı’yı anlatıyor, Cesur’u anlatıyor, Şeker’i anlatıyor,
Azman’ı anlatıyor, Kara’yı anlatıyor, Mutlu’yu anlatıyor…
Tüyleri çıktı, çok güzel oldular’ı söylüyor ve habire-habire-habire,
teşekkür ediyor… Kaç yüz defa, kaç bin defa belki…
Nimet Hanım artık platoniğimiz… Aramasını artık bekler olduk…
O duygulu sesi ve teşekkürler’i, bize mutluluk-moral-itici güç oluyor…
Ve “Yeşil İzmir”e dadanmak için muazzam bir bahane-fırsat oluyor…
……………………………………………………………….
 
Nimet Hanım “Rütbesiz Hayvansever”…
Derneği yok… Gönüllü kartı yok… İnterneti yok…
Klikleri-klanları-grupları yok…
Bu olup biten acaip itiş-kakıştan hiç ama hiç haberi yok…
Ama “Teşekkür Edecek” terbiyesi-görgüsü-zerafeti var…
…………………………………………………………………
Laf-lafı açtı, nereden nerelere geldik…
Kendi adıma, Ambulans’ı yollara sürenlere, 1000 canlıya, canla-başla koştukları için,
onlara yeniden yaşama fırsatı verdikleri için, Teşekkür Etmek istedim…
Hepsi buydu… Başka hiç ama hiçbir niyetim yoktu, samimiyetle…
Ama “Biz Böyleyiz İşte”…
Makinenin başına geçince, ne yazılması gerekiyorsa,
neye inanıyorsak onu vururuz “F” tipi klavyeye…
Biz “Q” klavye bilmeyiz… Eski modeliz…
Eski modellerin omurgaları vardır…
Eski model otomobillerin şaşelerinin, olduğu gibi…
Eğilmezler, bükülmezler… Ağır giderler, ama hep giderler…
“Trişkadan Dostluklar” yerine bazen “Doğruluğun Tek Başına”lığını seçerler…
Ama hiç yalnız kalmazlar…
………………………………………………………………………
Dedim ya,
Kavga ederek ‘Var Olabilirsiniz’…
Ama, kavga ettikleriniz ‘Yol Alırken’, siz yerinizde sayarsınız…
Ambulans 1000’i geride bırakıp, 2000 canlıya yardım etmek için,
maratonuna devam ederken, en kestirme yolu seçip,
Nimet Hanım’dan ilham alınız…
“Ambulans-Fikrini ortaya koyanlara, projeyi hayata geçirenlere,
elini taşın altına koyup parmaklarını ezdirenlere, hatta hayatlarını ezdirenlere,
gönüllü gençlere, Pazar günlerini, tatillerini böylesine yüce bir amaç için kullananlara
teşekkür ediniz”…
Ambulans bundan kar eder mi bilmiyorum…
Ama siz bundan karlı hem de pek çok karlı olursunuz…
İnsanlığa geri dönersiniz…
……………………………………………………………………..
Şimdi “Bizim Ailenin Çocukları” uzun yazıların tümüne bakmadan,
acemi savcılar gibi iki satırı alıp, onu evirip-çevirip uçsuz-bucaksız,
başı-kuyruğu kaçık muhabbetlere başlayabilirler…
“Deniz İzgi Ambulans-Fan Clup” kurdu diye, “Taş Atabilirler”…
Hayır… Hayır… Hayır…
Ambulans’ın Türkiye’deki “1 Numaralı Muhalif”i benim…
“Muhalif’im ama Düşman Değilim”…
Bakın ne diyorum…
“Yolda ölüm döşeğinde olsam… Ambulans oracıkta olsa, gene ona binmem…
Burnumu tutar, nefesimi keser, orada nalları diker, gene o ambulans’a binmem”…
Üstünde, onbinlerce köpeğe eziyet eden, onları en kötü şartlarda yakalayan, en kötü şartlarda ameliyat eden, ıslak fayanslarda tutsak eden, bilmedikleri ormanlara atan,
vicdansızca öldüren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin amblemini taşıyan bir ambulansa, siz benim yerimde olsanız biner miydiniz…
Üzerinde 153 telefonu olan bir cankurtarana biner miydiniz.,.
Ben binmem…
Yarın ipler gerildiğinde, ipler koptuğunda ne olacak…
Saf İstanbul’lular “153”ü aramaya devam ettiğinde karşılarına Taylan çıkmayacak…
Karşılarına 55 yavruyu öldüren zihniyet, Pitbull’ları imha eden yasa uygulayıcıları,
Ve ameliyatlı köpeklere turşulu kuru fasulyesuyu yedirenler çıkacak…
Aylar önce İBB Hasdal’da 55 yavru sudan sebeplerle vicdansızca katledilirken,
Ambulans paradoksal bir biçimde aynı merkeze köpek getiriyor-götürüyordu…
…………………………………………………..
Ambulans, “Türkiye’deki Hayvan Korumacılık Tarihi”nde bir Mucize’dir…
Ben olsam, çok gürültülü bir biçimde o amblemi oradan atar,
153 yerine 444 0 … gibi bir numara satın alır ve asla ne Fatih Belediye Hastanesine,
ne de İBB Hasdal’a giderdim…
Ambulans, Türkiye’deki genç beyinlerin, her duyarlı insanın gurur duyduğu,
“Sivil İyilik Girişimi”dir…
Bu sivilliğin gölgelenmemesi gerekir, diye düşünüyorum…
Bu iş bir araba yıkamacısında, dakkada çözülür…
“Evet, Ben Ambulans’ın Fan-Clup”süyüm… Ama Muhalif bir Fan-Clup’çüsüyüm…

Deniz İZGİ

 

Son Güncelleme ( Cuma, 26 Şubat 2010 20:35 )


Warning: mkdir() [function.mkdir]: Permission denied in /home/haytap/public_html/modules/mod_janews/helper.php on line 108

Bir insanı ahlaken eğitmeden ...Sevgi Ekmekçiler

Bir insanı ahlaken eğitmeden ...Sevgi Ekmekçiler

DİYARBAKIR çocuk ve genç nüfusunun en yoğun olduğu illerden birisi. Bu çocukların bir kısmı sokaklarda başıboş gezerek, bir çok şeye zarar veriyor. Zarar verdiklerinin başında sokaklarda yaşam savaşı veren hayvanlar geliyor. Derneğimize ve belediyeye, vatandaşlardan çocukların hayvanlara uyguladıkları şiddet ve acımasız davranışlar ile ilgili sık sık şikayetler gelmektedir. Yavru kedi ve köpeklere kulaklarını, kuyruklarını keserek acı çektirme, hayvanları tekmeleme, dövme ve hatta gözlerini oyma gibi şikayetler bunlardan bazıları.

Özellikle kentin kenar semtlerinde oturan çocukların şiddete daha fazla eğilimli olduklarını görüyoruz.

Zaman zaman yollarda ya bir köpeği ya da bir eşeği boynuna ip bağlayıp, ellerinde sopayla vurarak götürmeye çalışan, çocukları bizzat görüyorum. Bu tür bir olayla karşılaştığımda elimden geldiği kadar hemen müdahale etmeye çalışıyorum. Tahmin edeceğiniz gibi pek hoş olmayan durumlarla karşılaşıyorum.

Böyle bir olayla geçen gün yine karşılaştım. İşten çıkmış eve giderken, üniversite yolunda, köprüye yakın bir yerde, 7-8 çocuğun bir eşeği zorla, döverek götürdüklerini görünce hemen müdahale etme gereğini duydum. Çocukların yanına gidip neden eşeği çekiştirdiklerini, hayvana acı çektirdiklerini, hemen bırakmaları gerektiğini söyledim. Her zamanki gibi bu eşek bizim, eve götürüyoruz yalanını söylediler. Eşeği tek başıma çocukların elinden alamayacağımı anlayıp Belediyeyi ve Polisi aradım. Ekip göndereceklerini söylediler. Çocukları bir süre takip ettim. Kültür Müdürlüğünün de bulunduğu, restore edilen eski cezaevi ve kilisenin bulunduğu bölüme girdiklerini gördüm. Bir süre sonra belediye aracı geldi. 2 çalışanla birlikte eşeği aramaya başladık. Eşek çocuklar tarafından binalardan birindeki bir merdivenin altına önü tahtalarla kapatılarak bırakılmıştı ve çok korkmuş bir hali vardı. Eşeği alıp arabaya götürürken aralarında eşeği oraya getiren çocukların da olduğu 20-30 çocuk koşarak geldi ve eşeği vermeyeceklerini bize saldırarak söylemeye başladılar. Çocuklarla bayağı bir didişmeye başladık ve ben yine polisi aradım. Polis gelmezse en hafifi arabalarımıza zarar vereceklerini biliyorduk. Ne yazık ki polis bir türlü gelmedi.

Biz de Kültür Müdürlüğünün güvenlik görevlisinden yardım istedik. Görevli çocukları uzaklaştırmaya çalışırken biz de eşekle birlikte yola çıktık ancak tahmin ettiğimiz gibi çocuklar büyük taşlarla arabalarımıza ve bize saldırmaya başladılar. Durup büyük bir öfkeyle arabadan indik ama çocuklar kaçmıştı. Ne oldu diye gelen büyüklerin tavrı da ne yazık ki çocuklardan pek farklı değildi. Bu çocukların neden böyle acımasız yetiştirildiğini anlamak büyüklerinin tavrını görünce kolaylıkla anlaşılabiliyor. Çocuklardan önce ailelerdeki yetişkinleri eğitmemiz gerektiğine inanıyorum.

Geçen yıl Karacadağ civarında bir köyde doğum yapamayan sahipsiz bir eşek için köylülerin seferber olması, basın dahil herkesi aramaları, eşek için samimi üzüntüleri beni çok duygulandırmıştı. İnsanlar köylerinde yaşarken hayvanlara karşı daha duyarlı oluyorlar. Köyden kente gelenler ne yazık ki ne köylü ne de kentli olamıyor,arada bir yerde sıkışıp kalıyor ve acımasız hayat şartlarına ayak uydurabilmek için acımasız olma yolunu seçiyorlar. Bu acımasızlıklarını da hayvanlar savunmasız olduğu için, ilk olarak onlar üzerinde gösteriyorlar.

Köpekleri Belediye topluyor, Bakımevine götürülüp rehabilite edildikten sonra, yine alındığı sokaklara Belediye ile birlikte bırakıyoruz. Kısırlaştırılan ve insan eliyle bir süre beslenmeye alışan ve uysallaşan bu hayvanlar sokaklarda bu acımasız çocukların elinde işkence çekiyorlar.

Düşünüyorum da bu köpekleri insanlar için rehabilite etmemiz güzel de, aslında bu çocukların ve ailelerinin de rehabilite edilmeleri, topluma faydalı insanlar olarak yetiştirilmeleri çok daha önemli.

Bu olayda birkaç şey beni çok üzdü; Yolda eşeğin çocuklar tarafından eziyet edildiğini gören, hiçbir şey yapmadan gelip geçen insanlar. Çocukların her şeyi yapabilecek ruh halinde olmaları. Büyüklerinin çocukların yaptıklarına gülmeleri ve normal görmeleri.

Büyükşehir Belediyesine buradan sesleniyorum. Bu sahipsiz eşekleri barındırabileceğimiz bir barınak çok acil olarak yapılmalı. Şehrin sokaklarında bile görülen bu eşeklerin bırakılabilecekleri bir yer mutlaka olmalı. Zarar gördükleri bir yerden alıp, zarar görebilecekleri başka bir yere bırakmak çok anlamsız.

Son olarak Roosevelt’in çok güzel bir sözünü hatırlatmak istiyorum; “Bir insanı ahlaken eğitmeden sadece zihnen eğitmek topluma bir bela kazandırmaktır.”

SEVGİ EKMEKÇİLER
HAYVAN HAKLARI FEDERASYONU
YÖNETİM KURULU ÜYESİ


Warning: imagejpeg() [function.imagejpeg]: Unable to open '/home/haytap/public_html/images/resized/images/stories/insanlar/seyh_edebali01_800_993.jpg' for writing: No such file or directory in /home/haytap/public_html/modules/mod_janews/helper.php on line 127

Ey Oğul !

Ey Oğul !

Beysin!

Bundan sonra öfke bize; uysallık sana...

Güceniklik bize; gönül almak sana..

Suçlamak bize; katlanmak sana..

Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana..

Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana...

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana..

Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.. 

Ey Oğul! 

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz. 

Oğul!
 

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır. 

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir... 

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. 

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler. 

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar..  İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!.. 

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!.. 

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. 

Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. 

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın...”

Şeyh Edibali



Son Güncelleme ( Çarşamba, 03 Şubat 2010 11:09 )


Warning: imagejpeg() [function.imagejpeg]: Unable to open '/home/haytap/public_html/images/resized/images/stories/insanlar/kanatakkaya01_600_420.jpg' for writing: No such file or directory in /home/haytap/public_html/modules/mod_janews/helper.php on line 127

Kanat Atkaya , Hürriyet'te Haytap'ı Anlattı

Kanat Atkaya , Hürriyet'te Haytap'ı Anlattı

Yıllar sonra ‘pullama’ya çıkıyorum.


PULLAMA nedir bilir misiniz? “Kuşlamanın kardeşi sayılır” diyerek iyice kafa karıştırmanın manası yok.

“Pullama” küçük boy kâğıtları duvara, cama, taşa, toprağa yapıştırmak suretiyle yürütülen propaganda eylemine verilen addır.


“Afişleme”
nin küçük kardeşidir, yakalanma olasılığı daha düşük olanıdır.

“Tırsaki eylemci” hareketi kabul edilir; bir yandan da eğlenceli, heyecanlıdır.

* * *

Şimdi “cümle içinde kullanınca” insana masal gibi geliyor fakat 20 yıl önce, Çukurcuma’nın hiç de “cool” olmadığı günlerde, 8 odalı dev bir daireye iki odasını yaşanır hale getirerek yerleşmiştik.

Dört benzemez gibi dursak da, kısa sürse de, süper bir ev arkadaşlığı yaşamıştık.

Bir işsiz dalgıç, bir işsiz karikatürist, bir üniversiteli/gazeteci ve bir alkolik lise öğrencisi.

Lise öğrencisi dediğime bakmayın, yaşı benden büyüktü.

Bir pikap, üç plak vardı evde. Televizyonumuzun görüntüsü vardı, sesi yoktu ama açık bırakıyorduk.

Ev zaten sürekli tanıdığım ve tanımadığım insanlarla dolup taşıyordu.

Bir gece liseli eleman “Sıkıldım pullama yapalım” dedi.

Okuldan dolayı duruma en hâkim kişi bendim. İki dakikada örgütlendik.

“Ortak bir davamız” bulunmadığından, genel havamızı yansıtan bir slogan seçmeye karar verdik ve evin duvarlarını kaplamak için aldığımız kahverengi paket kâğıtlarını küçük küçük kesip “Karın ağrısı/Alın yazısı” yazmaya başladık.

Beyoğlu sokaklarında çıktığım son pullama eylemi bu olmuştu.

* * *

Şimdi 20 yıl sonraya, yani bugüne ışınlanalım müsaitseniz.


Postadan çıkan HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu bültenlerini okurken, o sırada bacağımın üstünde gerinme/esneme çalışmaları yapan kedinin kafasına pıt, pıt diye iki sticker düştü.


Adana Yüreğir Belediyesi hazırlatmış, elleri dert görmesin.


Birinin üstünde su içen iki tatlı sokak itiyle bir tekir eleman var ve “Bir Kap Su” yazıyor.


Sokak hayvanlarına yemek vermek kadar, hatta daha da faydası olan su verme işini hatırlatıyor.


İkinci sticker’da da kulaklarından başlayarak yenilesi bir it arkadaşım “Araç içinde beni bırakma!” diyor.


Camları aralasanız bile yetmeyebiliyor biliyorsunuz.

* * *

“Bir kap su” konulu sticker’ı yeme niyetini gayet net belli eden kediye “Dur patron, biz dava insanıyız!” diyerek müdahale ettim.


İnsanlığın geleceği hakkında “Ne haliniz varsa görün” noktasına geleli epeyce zaman oldu.


Yani kimse için eylem yapasım, pullamaya çıkasım, yürüyüşe katılasım yok.


Fakat söz konusu sokaktaki elemanlar ise akan sular durur, rüzgârlar yön değiştirir.


Kediye “Van münüt birader! Eylem zamanı gelmiştir. Davran, pullamaya çıkılacak” dedim.


“Dönüşte yarım tavuk ayıklatıp gelsen ne güzel olur”
gibilerden yüzüme bakarken davamı desteklediğini işaret eden pati selamını vermeyi de ihmal etmedi.


Sokak hayvanlarını üzmeyin, olur mu?

İyi pazarlar.

NOT: www.haytap.org adresindeki web sayfasından detaylı bilgi edinebilirsiniz.

Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13499025.asp?yazarid=25&gid=61 

Son Güncelleme ( Pazartesi, 18 Ocak 2010 14:55 )

Sayfa 1 > 23