
Kavga ederek ‘Var Olabilirsiniz’…
Ama, kavga ettikleriniz ‘Yol Alırken’, siz yerinizde sayarsınız…
Kavga ettikleriniz sizden uzaklaştıkça,
siz giderek yalnızlığınızla boğuşur hale gelirsiniz…
Ve başka bir ‘Var Olma’ seçeneği üzerinde yoğunlaşamadığınız için de,
çaresiz, yakın çevrenize odaklanır, havadaki bir toz zerreciğinden bile huylanıp,
zifiri karanlıkta kör atışlarla, ömrünüzü karavanalarda heba edersiniz…
Acı, ama başka bir çareniz de yok…
Sevgi nerede bilmiyorsunuz…
Ona nasıl ulaşılır haberiniz yok…
Onu tanımıyorsunuz…
Çok yakınınıza gelse bile bir tesadüf, algılayamıyor ve kucaklayamıyorsunuz…
Siz kimsiniz… Bu yazıya hanginiz tepki verirse, işte o sizsiniz…
Siz ‘Çirkef Kaltaklar Adi Ortaklığının’ bir paydaşısınız…
Uğursuzsunuz…
Toprağa dökülen mazot gibi, bulunduğuz her yeri kurutursunuz…
Kısırsınız…Üretemezsiniz…
Gülemezsiniz ancak sırıtırsınız…
Ve en fenası gammazsınız…
İspiyoncunuz…
Fitnecisiniz…
Dedikoducusunuz…
Ve azmettiricisiniz…
Kolay satılır, kolay alınırsınız…
Fırıldak gibisiniz…
Ayağınız başka yerde, kafanız başka yerdesiniz…
Kaygan zeminde yaşar, kaşla göz arasında,
yer değiştirir, saf değiştirir, laf değiştirirsiniz…
Siz kimsiniz… Bu yazıya hanginiz tepki verirse, işte o sizsiniz…
Siz ‘Çirkef Kaltaklar Adi Ortaklığının’ bir paydaşısınız…
Oysa ne demiştik…
‘Sevgi Mecburiyettir…
Çünkü insanlar bir sevgi ilişkisi sonucu gelen birleşmenin ardından doğarlar…
Ve dokuz aylık hamileliğin peşinde doğan bebek bir sevgi armağanıdır…
Ancak, beşik kertmesi, görücü usulü, yaz aşkı, bir şişe şarap,
bunalım, tecavüz ya da akçeli bir beraberliğin sonucunda oluşan,
hamileliğin ardından doğanlar ‘Sevmekten Muaftır’ doğal olarak…
Ne var ki onlar da yaşamları sırasında ‘Sevmeyi Öğrenmekle Mükelleftirler’…
Önünüzde daha yaşanacak yıllarınız var…
Sırtınızda bir nefret küfesi ile daha ne kadar gidebilir, daha ne kadar yol alabilirsiniz…
Hadi gelin, kendinize bir şans tanıyın, hayatınıza bir armağan verin…
‘Yıkalım… Kıralım… Dökelim…İhbar edelim… Bozalım… Dağıtalım’la
inanın ki, sizi kimse çökertemese de yalnızlığınız çıkmaz sokağınız, intiharınız oluverir de,
ne olup bittiğini, iş işten geçtikten sonra anlarsınız…
……………………………………………………………………………..
Bir teyzem vardı… Yirmi yıl kadar önce rahmetli oldu…
Evlendiğinde onsekizinde idi… Kocası 60’ın da üstünde…
Arada 40 yıl…
Yolda da, yatakta da zordur bu 40 yıl…
Hali vakti yerinde idi..
Çok erken yaşta dul kaldı…
Kuşlara yem verir, kedileri-köpekleri besler,
sessizce pek çok insana yardım ederdi…
Yalnız, varlıklı, genç ve güzel bir dul olmanın savunma refleksi ile olacak,
bunca iyiliğine rağmen, dışavurumunda hep bir olumsuzluk sergiledi…
Hep aksi davrandı, hep huysuzluk yaptı…
Lakabı ‘Eyvah Fırtına Geliyor’ idi…
90’lı yaşlarında, evine ziyarete gittiğimde bütün ışıkları yakar,
sofraya mumlar diker, akla-hayale gelmeyen peynirleri bulur-getirir,
şaraplar açar, ona aldığım çiçekleri bir vazoya sığdırmaz bütün eve yayardı…
Gene böyle bir akşam yemeğinde, bana baktı-baktı-baktı, gözleri doldu ve
dudakları titreyerek konuşmaya başladı…
Sesi çok kısık ve sözleri sanki koca bir hayatın Z raporuydu…
‘Oğlum evlen… Çok çocuk yap… Dostlarını kırma-gücendirme…
Yaşlandığın zaman yanında hep birileri olsun… Yalnızlık çok ama çok kötü bir şey’…
…………………………………………………………………………………………….
Bizim,
68’li Hippie’lerin o meşhur sözünü pek severim…
Hayatımın Anayasası’nın en önemli maddelerinden biridir…
‘Today is the first day to the rest of your life’…
Meali şöyle….
‘Bugün, hayatınızın geriye kalan bölümünün ilk günüdür’…
……………………………………………………………………………………………..
Artık karlar eriyor, buzlar su olup toprağa karışıyor…
Güneş suları ısıtıyor, ilkbahar geliyor…
Ağaçlarlar tomurcuklanıyor, kelebeklerin uçmaya başlamasına az kaldı…
Göçmen kuşlar yuvalarına dönme hazırlığında…
Günler uzuyor, daha çok aydınlık olacak, gelecekte zaman…
Peki siz ne yapacaksınız…
Elinizde dikenli bir kaktüsle,
daha ne kadar karanlıkta yaşamaya devam mı edeceksiniz,
ruhunu, kalbinizi, beyninizi daha ne kadar o karanlıklarda hapsedeceksiniz…
Gelin doğa yeniden yenilenirken,
siz de bu fırsat treninin son vagonuna ayakta bile olsa bir yere ilişin…
Biz unutkan insanlarız…
Bakın görün, bir zaman sonra yaptıklarınızı kimse “Hatırlamayacak”…
“Hatırlamak İstemeyecek”…
Okumuşsunuzdur belki, “Hafıza savunma refleksi ile kötü anıları siler” diye…
Emin olun bu “Yarına Yolculuk”ta,
mutlaka biri kalkıp size oturacak, bir koltuk bile verecektir…
……………………………………
Ambulans sekiz aydan beri yollarda…
Ambulans 1.000’i devirdi, hızla 2.000’e gidiyor…
Dile kolay 1.000 muhtaç canlıya koşmuş,
Yetişmiş, almış hastaneye götürmüş…
Yerde kıvranan, yarı baygın, komada, can çekişen,
yüzlerce kediyi, köpeği, kuşu tekrar hayata döndürmüş…
Ambulans, hem ülkem için ama dünyada da bir mucize…
Ambulans bir “İlkörnek”… Ambulans bir fenomen…
Ve İstanbul, “Avrupa Kültür Başkenti” olmaktan çok,
“İstanbul… Hayvan Ambulans”lı Bir Kent Olmakla Övünmeli Artık, diye
her zamanda-her yerde-her düzeyde-dileyen herkesle tartışabileceğim
kırılamaz-bükülemez bir savım var……
Ambulans,
Ayasofya’dan da, Kızkulesi’nden de, Surlar’dan ve Kültür Başkenti’den de
daha fazla, daha çok Gurur Nedeni İstanbul’un …
…………………………………………………………………
“Oooooooooo, bakın Ayasofya’mız var…”
------- “Hadi lan onu sen mi yaptın Kuşkonmaz…”
“Oooooooooo, bakın Kız Kule’miz var…”
------- “Yürü git lan onu sen mi diktin Davlumbaz…”
“Oooooooooo, bak şehrimizde muhteşem surlarımız var bizim…”
------- “Aman o konuyu hiç açma, hiç ama hiç ama Hokkabaz…”
“Ooooooooooo, bak İstanbul Kültür Başkenti…”
-------- “Biliyom, biliyom onbinlerce köpeği katletmenden biliyom Madrabaz…”
………………………………………………………………….
Ambulans bizim…
Ambulans hepimizin…
Zira, Ambulans’ı “Bizim Aile’nin Çocukları… Kızları Yaptı”…
Eskiden, lise yıllarında hatıra defterlerimize yazardık birbirimizin…
“Sevgili Deniz…
Hayatın Dikenli Yollarında Sana Başarılar Dilerim…
İmza Pınar”…
Ambulans çok ama hakikaten çok-çok-çok dikenli yollardan geçti…
Veeeeeeeeeeeee…
Ambulans bu şehrin “Umut Veren Güleryüzü” oldu…
Düşünün bir kere, hayal kuralım birlikte…
Bir yerdesiniz… Bir sahilde… Bir mum ışığı yanında…
Önünüzde iki kadeh kırmızı şarap ve çok güzel bir çift dişi mavi/yeşil/ela/kahve göz…
Kararınız “Etkilemek”…
Ne anlatırsınız…
Ne kadar iyi bir koşucu olduğunuzu mu…
Otomobilinizi ne kadar hızlı kullandığınızı mı…
Aslında Robert Redford’tan daha yakışıklı olduğunuzu
ama bugün biraz erken kalktığınızdan kötü göründüğünüzü mü…
Herkesin size hayran olduğunu mu,
ama gene de sizin bu çift dişi mavi/yeşil/ela/kahve gözün sahibini tercih ettiğinizi mi…
Vazgeçin bunlardan, gelin “58 Yıllık Tecrübe Konuşuyor”…
Ambulans’ı anlatın…
Arkasında duran o muhteşem küçük çekirdek grubu anlatın…
“Bir küçük hayalden, dünya çapında bir devi nasıl meydana getirdiklerini” söyleyin…
Ambulansın gerdek gecesini, konseri anlatın…
Hastane fikrini anlatın…
Hastane olmayınca, ambulansa dönüşümü anlatın…
“Olmadı pilav, çevir lapa’yı” da sıkıştırıverin araya, “Domuzluk Olsun” diye…
Biraz gerilim olsun, ritm biraz hızlansın, adrenalin yükselsin, diye…
Doksan dakka dolmadan, gol atacaksınız…
“Sağaçıktan girdiniz…
Hoooop plase… Olmadı… Soliç’e düştü top…
Ceza sahasına üç metre kala…Yok şut atma, rakibe çarpar korner, olur…
Top ayağında… Uzuuuuuuuuuuun bir driplink ve riski göze alıp çak bir rövaşata…
Goooooooool… Goooooooooooool… Goooooooooooooool…”
Evet, gol ya… Goooooooooooooool…
…………………………………………………………………………..
Başbakan’ın yerinde olsam çantama Ambulans’ın bir tanıtım dosyasını koyarım…
“Türk Lokumu”nu, “Anadolu Kaplanları”nı,
“Dinler Arası Hoşgörü”yü artık herkes biliyor…
Doğrusunu isterseniz fazla ilgi de çekmiyor… Kabak tadı…
Dünya bunca boğuşmanın bıkkınlığında, çaresizliğinde…
Gerçekleşmesi imkansız bir hayal, bir ütopya olsa da,
“Sevgi Medeniyeti”ni özlüyor…
Bu da, Ambulans’ta, Ambulans-Fikri’nde,
Ambulans’ın hızla “2.000 Acil Hasta”ya el verme çabasında,
fazlası ile bulunuyor…
……………………………………………………………………………
Geçenlerde Nimet Hanım aradı… Telefonumu bulmuş bir yerden…
Köpekleri uyuz olmuş… “Yardım edebilir misiniz”… dedi…
Çok çekingendi… “Bazı yerleri aradım, ama arabamız yok,
bağışta bulunmanız gerek” gibi şeyler söylediler, diye sürdürdü…
“Hay-hay en kısa-yakın zamanda sizdeyiz” dedim…
Bir veteriner arkadaşımla çıktık yola… Levent’ten Kilyos’a giderken,
küçük bir Pit-Stop yaptık Derbent’te… “Ivomec”, “Neguvon” vesaire…
“Etkinliğin Maliyeti” cepten gitti…
“Ne yapalım” dedik,
“Bu akşam rakı paramız Ivomec/Neguvon olmuş olsun… Yarın içeriz”…
Oysa iyi bir şey yapmıştık… Bunu kutlamalıydık…
İyi bir şey yaptığımız için de kendimizi takdir etmeli ve teşekkür etmeliydik…
Nasıl mı… Tabii ki, “Yaş üzümden yapılmış Yemyeşil Bir İzmir Rakısı” ile…
Yanında Hellim Peyniri… Ve sonra da fıstıklı helva…
Nimet Hanım sıkça aradı o günden sonra… Hala arıyor…
Kontörü yok çoğu zaman… “1”e basıyorum, konuşuyoruz…
Sarı’yı anlatıyor, Cesur’u anlatıyor, Şeker’i anlatıyor,
Azman’ı anlatıyor, Kara’yı anlatıyor, Mutlu’yu anlatıyor…
Tüyleri çıktı, çok güzel oldular’ı söylüyor ve habire-habire-habire,
teşekkür ediyor… Kaç yüz defa, kaç bin defa belki…
Nimet Hanım artık platoniğimiz… Aramasını artık bekler olduk…
O duygulu sesi ve teşekkürler’i, bize mutluluk-moral-itici güç oluyor…
Ve “Yeşil İzmir”e dadanmak için muazzam bir bahane-fırsat oluyor…
……………………………………………………………….
Nimet Hanım “Rütbesiz Hayvansever”…
Derneği yok… Gönüllü kartı yok… İnterneti yok…
Klikleri-klanları-grupları yok…
Bu olup biten acaip itiş-kakıştan hiç ama hiç haberi yok…
Ama “Teşekkür Edecek” terbiyesi-görgüsü-zerafeti var…
…………………………………………………………………
Laf-lafı açtı, nereden nerelere geldik…
Kendi adıma, Ambulans’ı yollara sürenlere, 1000 canlıya, canla-başla koştukları için,
onlara yeniden yaşama fırsatı verdikleri için, Teşekkür Etmek istedim…
Hepsi buydu… Başka hiç ama hiçbir niyetim yoktu, samimiyetle…
Ama “Biz Böyleyiz İşte”…
Makinenin başına geçince, ne yazılması gerekiyorsa,
neye inanıyorsak onu vururuz “F” tipi klavyeye…
Biz “Q” klavye bilmeyiz… Eski modeliz…
Eski modellerin omurgaları vardır…
Eski model otomobillerin şaşelerinin, olduğu gibi…
Eğilmezler, bükülmezler… Ağır giderler, ama hep giderler…
“Trişkadan Dostluklar” yerine bazen “Doğruluğun Tek Başına”lığını seçerler…
Ama hiç yalnız kalmazlar…
………………………………………………………………………
Dedim ya,
Kavga ederek ‘Var Olabilirsiniz’…
Ama, kavga ettikleriniz ‘Yol Alırken’, siz yerinizde sayarsınız…
Ambulans 1000’i geride bırakıp, 2000 canlıya yardım etmek için,
maratonuna devam ederken, en kestirme yolu seçip,
Nimet Hanım’dan ilham alınız…
“Ambulans-Fikrini ortaya koyanlara, projeyi hayata geçirenlere,
elini taşın altına koyup parmaklarını ezdirenlere, hatta hayatlarını ezdirenlere,
gönüllü gençlere, Pazar günlerini, tatillerini böylesine yüce bir amaç için kullananlara
teşekkür ediniz”…
Ambulans bundan kar eder mi bilmiyorum…
Ama siz bundan karlı hem de pek çok karlı olursunuz…
İnsanlığa geri dönersiniz…
……………………………………………………………………..
Şimdi “Bizim Ailenin Çocukları” uzun yazıların tümüne bakmadan,
acemi savcılar gibi iki satırı alıp, onu evirip-çevirip uçsuz-bucaksız,
başı-kuyruğu kaçık muhabbetlere başlayabilirler…
“Deniz İzgi Ambulans-Fan Clup” kurdu diye, “Taş Atabilirler”…
Hayır… Hayır… Hayır…
Ambulans’ın Türkiye’deki “1 Numaralı Muhalif”i benim…
“Muhalif’im ama Düşman Değilim”…
Bakın ne diyorum…
“Yolda ölüm döşeğinde olsam… Ambulans oracıkta olsa, gene ona binmem…
Burnumu tutar, nefesimi keser, orada nalları diker, gene o ambulans’a binmem”…
Üstünde, onbinlerce köpeğe eziyet eden, onları en kötü şartlarda yakalayan, en kötü şartlarda ameliyat eden, ıslak fayanslarda tutsak eden, bilmedikleri ormanlara atan,
vicdansızca öldüren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin amblemini taşıyan bir ambulansa, siz benim yerimde olsanız biner miydiniz…
Üzerinde 153 telefonu olan bir cankurtarana biner miydiniz.,.
Ben binmem…
Yarın ipler gerildiğinde, ipler koptuğunda ne olacak…
Saf İstanbul’lular “153”ü aramaya devam ettiğinde karşılarına Taylan çıkmayacak…
Karşılarına 55 yavruyu öldüren zihniyet, Pitbull’ları imha eden yasa uygulayıcıları,
Ve ameliyatlı köpeklere turşulu kuru fasulyesuyu yedirenler çıkacak…
Aylar önce İBB Hasdal’da 55 yavru sudan sebeplerle vicdansızca katledilirken,
Ambulans paradoksal bir biçimde aynı merkeze köpek getiriyor-götürüyordu…
…………………………………………………..
Ambulans, “Türkiye’deki Hayvan Korumacılık Tarihi”nde bir Mucize’dir…
Ben olsam, çok gürültülü bir biçimde o amblemi oradan atar,
153 yerine 444 0 … gibi bir numara satın alır ve asla ne Fatih Belediye Hastanesine,
ne de İBB Hasdal’a giderdim…
Ambulans, Türkiye’deki genç beyinlerin, her duyarlı insanın gurur duyduğu,
“Sivil İyilik Girişimi”dir…
Bu sivilliğin gölgelenmemesi gerekir, diye düşünüyorum…
Bu iş bir araba yıkamacısında, dakkada çözülür…
“Evet, Ben Ambulans’ın Fan-Clup”süyüm… Ama Muhalif bir Fan-Clup’çüsüyüm…
Deniz İZGİ