Sokaklarında Köpeklerin Olmadığı Bir İstanbul'u Düşünemiyorum

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

Bizans döneminde İstanbul sokaklarının hakimi kedilerdi. Ama 1453’ten itibaren durum değişti ve egemenlik köpeklere geçti. Köpeklerin Fatih’in ordusundaki Türkmenlerle birlikte geldiği rivayet edilir. İstanbul’u 1665’te ziyaret eden Fransız seyyah Jean de Thèvenot, şehir halkının köpekleri nasıl koruduğunu, hatta bazı zenginlerin ölümlerinden sonra köpeklerin bakımı için kaynak bıraktığını övgüyle anlatır.

 

1701’de şehri ziyaret eden Fransız botanikçisi P. de Tournefort da benzer şeyler söyler. Köpek taifesinin durumu Tournefort’u öyle etkiler ki, Bilim insanı bitkileri bırakıp bir süre köpekleri gözler. Notlarında sırf köpeklere verilmek üzere et satan satıcılarından, köpeklerin yaralarını saran, yatmaları için altlarına saman koyan, barınabilmeleri için küçük yuvalar yapan şehir sakinlerinden övgüyle söz eder. Fransız yazarı François R. Chateaubriand, 1806-1811 yılları arasında Yunanistan’ı ve Kudüs’ü kapsayan bir doğu yolculuğu sırasında uğradığı İstanbul’daki köpek nüfusunun kalabalığından ve sokakların köpeklere bırakıldığından söz eder.

ÖLDÜRMÜYORLAR AMA...
Kutsal Topraklara yaptığı bir gezi dolayısıyla 1867 Ağustos’un İstanbul’a gelen Amerikalı hiciv yazarı Mark Twain ise, 1869’da Innocents Abroad adıyla yayınlanan gezi günlüklerine şöyle yazar: “Konstantinopolis’in ünlü köpeklerinin yanlış tanıtıldığına, onlara iftira edildiğine inanmış gibiyim. Okuduklarımdan gelen bir şartlanmayla, bu köpeklerin yolları tıkayacak kadar kalabalık olduğunu, müfrezeler, bölükler ve alaylar halinde dolaşıp, istediklerini vahşi ve kararlı saldırılarla elde ettiklerini, geceleri korkunç ulamalarıyla bütün sesleri bastırdıklarını sanıyordum. Oysa burada gördüklerimin okuduklarımla aynı köpekler olmasına imkan yok. Her yerde köpek görüyorum doğru, ama öyle kalabalık gruplar halinde değil. En çok on veya yirmi tanesini bir arada gördüm. Bunların büyük kısmı gece-gündüz uyuyorlar. Ayaktakiler ise uyumak istermiş gibi geziyorlar. Hayatımda hiç bu kadar aç, sefil, mahzun bakışlı, kalbi kırık sokak köpekleri görmedim… Köpekler şehrin çöpçüleri... İnsanlar da onları öldürmek istemiyor. Gerçekten öldürmüyorlar…. öldürmüyorlar ama öldürmekten beter ediyorlar. Bu zavallı köpekleri ölesiye tekmeleyip taşlıyor, haşlıyor, sonra eziyet içinde yaşamaya bırakıyorlar….”

 

Benzer sözler, 1875 veya 1876’da İstanbul’a gelen İtalyan seyyah Edmondo de Amicis’in hatıralarında da vardır. Amicis "Bilhassa Pera`da ve Galata`da zavallı hayvanlar o kadar hırpalanırlar ve dövülmeye o kadar alışmışlar ki, bir değnek gördükleri anda kaçarlar ya da kaçmaya hazırlanırlar" diyerek şanımıza leke sürer. Aynı yıllarda İstanbul’a gelen romantik Fransız şairi, yazarı ve seyyahı Gerard de Nerval ise; İstanbul’u ‘tasması, vazifesi, ismi, meskeni, kanunu olmayan köpeklerin oluşturduğu büyük bir serseriler cumhuriyeti’ olarak niteleyerek kafamızı iyice karıştırır. Anlaşılan o günlerde sokak köpekleri ile şehir halkı arasında amansız bir savaş sürmektedir. Nitekim, İstanbul’un yabancı sakinlerinden Dorine I. Naeave adlı bir hanım, Twenty Six Year on the Boshorus (Londra, 1933) adlı kitabında, ‘Bu baş belalarından kurtulmak için’ sandalcılara para vererek köpekleri nasıl toplatıp karşı kıyıya postaladıklarını, buna karşılık karşı kıyı sakinlerinin nasıl iki katı para verip köpekleri tekrar kendi yakalarına gönderdiklerini anlatır.

Daha bir sürü seyyah, yazar İstanbul’un köpeklerinden söz etmiştir, çünkü 19. yüzyılın başında şehrin bu dört ayaklı sakinlerinin sayısı 40-50 bine ulaşmıştı. Avrupa’da sokak köpeği kavramı, 19. yüzyılın başında ortadan kalkmış, köpekler evcilleştirilerek evlere sokulmuştu. Modernleşmenin gereği olarak köpeklerin sokaklardan uzaklaştırılması bizde farklı yoldan oldu. Çünkü İslam dini, evde köpek beslemek konusunda yeterince esinlendirici değildi. Bu konudaki ilk adımı, atı için Karacaahmet’te kubbeli bir mezar yaptıracak kadar ileri giden II. Mahmud attı. Köpekler bir gemiye doldurarak halk arasında "Hayırsız Adalar" diye anılan üç adadan biri olan Sivri Ada’ya (diğerleri Yassıada ile Tavşan Adası’dır) doğru yola çıkarıldılar. Ancak yolda fırtınaya yakalanan gemi, köpekler ile birlikte sahile vurunca bu trajik olay halkın tepkisini çekti, hatta II. Mahmud’un müneccimlere danışmadan yaptığı bu iş için Allah’ın ceza verdiği bile düşünüldü.

 

İkinci köpek tehciri Abdülaziz döneminde (1861-1876) yapıldı. Yine gemilere doldurulan köpekler, Hayırsız Ada’ya sağ salim ulaştılar ancak, bir süre sonra İstanbul’un çeşitli semtlerinde çıkan yangınlar, köpek tehcirine kızan halkın intikamı olarak yorumlandığı için, köpekler tekrar şehre getirildi. 1889’da Paris’teki Doğu Garı’ndan yola çıkan ünlü Şark Ekspresi ilk yolcularını İstanbul’a getirdiğinde, artan seçkin misafir ve araç trafiği şehir sokaklarını köpeklerin egemenliğinden kurtarmayı yine gerekli kıldı, çünkü tramvayların geçiş yollarında yatan köpekler kazalara neden oluyorlardı.
Eski İstanbul Hatıraları adlı kitabın yazarı Sadri Sema (Mehmed Sadreddin Aydoğdu) 19. yüzyılın sonundaki durumu şöyle anlatıyor: “Her mahallede bu köpeklerin her biri eve kapılanmıştı. Hiçbir köpek diğerinin bağlanmış olduğu kapıya yanaşmaz, kendine uygun bulduğu kapıdan şaşmazdı. Evlerden bu köpeklere akşam sabah yiyecek verilir, yavruları varsa ayrıca beslenir, bunlara başka başka isimler verilir ve her biri mahalle halkı tarafından bu isimle beslenirdi. Sokak köpekleri bir taraftan da o günlerin adı var, kendi yok belediyesinin, beyaz kemerli belediye kavaslarının belediye çöpçülerinin muavinleri ve yardımcıları idi. Sokaklara atılan süprüntülerin çoğunu bu köpekler toplar, yok ederlerdi. Yine bu sokak köpekleri istibdad zabıtasının da fahri efradından idi. Mahallerinde gece karanlığında bir yabancı, hele kılıksız kıyafetsiz bir serseri geçse üstüne atılırlar, hudut harici ederler,bununla da iktifa etmiyerek feryadı basarlar, polisleri, zaptiyeleri,bekçileri uykudan uyandırırlar, halkı ayaklandırırlardı. Bu köpeklerin hırsızı tartakladıkları, kundakçıyı yaraladıkları, zamparayı yakaladıkları da çok olmuştur.”

Fanatik bir Abdülhamit düşmanı olan yazarın abarttığı düşünülebilir ama bu satırlar, Türklerin köpek sevgisine pek inanmayan ve köpeklere gösterilen müsamahanın ardında bir çeşit ‘bedavaya belediyecilik’ mantığı yattığını iddia eden II. Mahmut döneminin ünlü Prusyalısı Helmut von Moltke’nin sözleri uyum içindedir.

 

II. Meşrutiyet dönemi belediyecilik hizmetinin sokak köpeklerine bırakılmayacağı kadar karmaşık bir dönemdi. Dolayısıyla, sokak köpeklerine gösterilen hoşgörünün sonuna gelinmişti. Ancak, bu iş son derece vahşi biçimde yapıldı. 1910’daki Şehremini Tevfik Bey sokaklardaki başıboş dolaşan tam 80 bin köpeği bir nevi ‘Deyr Zor’ rolü oynayan Sivriada’ya göndermekle kalmamış, verilen fetva gereği hayvanlar hemen öldürülmek yerine, aç ve susuz bırakılmışlardı. İstanbul halkı köpeklerin haykırışları ile bölünen uykularına en sonunda kavuşmuşlardı, çünkü aç köpekler birbirini yiyerek telef olmuşlardı! Bu korkunç facia sırasında, fırsatçı bir Fransız sanayicisi adadaki köpeklerden elde ettiği deri, kemik tozu, gübre, yağ gibi malzemeleri Marsilya’ya ihraç etmeyi başarmıştı.

Kayıtlara geçen son büyük köpek itlafı 1911’de oldu. Bu tarihten itibaren şehrin sokaklarında köpekler egemenliklerini yeniden ilan ettiler. Kısa sürede köpek sayısı 30 bine ulaşıverdi. Ama, köpekler, karşılarında ülkeyi ‘dahili düşmanlardan temizlemeyi’ görev edinmiş bir iktidar olduğunu unutmuşlardı. Nitekim, Ağustos 1912’de ‘Şehremini’ olarak göreve başlayan ve şehircilik açısından çok güzel hizmetlere imza atan Dr. Cemil Topuzlu, anılarında sanki marifetmiş gibi ‘bunları yavaş yavaş imha ettirdim’ diye yazmıştı.

İSTANBUL HİMAYE-İ HAYVANAT CEMİYETİ

1911’den 1914’e kadar sokak köpeklerinin itlafına ara verilmesinde 1912 yılında kurulan İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’nin payı olmalıdır. Çünkü cemiyetin başkanı Ayan Meclisi üyesi ve eski sadrazamlardan Hüseyin Hilmi Paşa; ikinci başkanları Şura-yı Devlet Reisi Prens Said Halim Paşa ile Teşrifat-ı Umumiye Nazırı İsmail Cenani Bey; katipleri

 

Ayan Meclisi üyesi Baserya Efendi ile Şura-yı Devlet üyesi Yusuf Razi Bey, veznedarı Türkiye Milli Bankası Yönetim Kurulu  Başkanı Sir H. Babington’dur. Cemiyetin üyeleri arasında, sokak köpeklerinin baş düşmanlarından İstanbul Valisi İbrahim Bey ile daha iki yıl önce 80 bin köpeğin Sivriada’da birbirini yemesiyle biten facianın mimarı olan (Şehremini) İstanbul Belediye Başkanı Tevfik Bey’in bulunması bir çeşit ironi olmalıdır. Diğer ünlü üyeler, Müze-i Hümayun Müdürü Halil Bey, Maarif Nazırı Emrullah Efendi ile İttihatçıların 23 Ocak 1913 tarihinde gerçekleştirdikleri ünlü ‘Babıali Baskını’ndan sonra Sadrazam ve Harbiye Nazırı olan Mahmut Şevket Paşa’ydı. Bilindiği gibi Cemiyetin İkinci Başkanı Said Halim Paşa, Mahmut Şevket Paşa kabinesinde Hariciye Nazırlığı görevinde bulunmuş, Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913 tarihinde bir suikasta kurban gitmesinden sonra onun yerine sadrazam olarak atanmıştı. (Said Halim Paşa’nın da, 6 Aralık 1921’de siyasi bir suikasta kurban gittiğini hatırlatalım.)

O yıllarda Altıncı Daire-i Belediye diye anılan Beyoğlu Belediyesi bünyesinde kurulan cemiyetin nizamnamesine göre cemiyetin iki temel görevi vardı: Birincisi hayvanlara reva görülen zulüm ve haksızlıkların önlenmesi, hayvanlara iyi muamele edilmesi teşvik edilmesi ve hayvanların içinde bulundukları kötü koşulların düzeltilmesi idi. İkinci amaç ise, halk arasında, özellikle de çocuklar arasında adalet, iyilikseverlik ve hayvan sevgisi duygularının yaratılmasına yönelik çalışmalar yapmaktı. Bu amaçlara ulaşmak için aile içinde ve dışında eğitime önem veren cemiyet hayvanlara kötü davrananlara verilecek cezaların arttırılmasını, bu kişilerin teşhir ve ilan edilmesini, ayrıca yeni kanun ve düzenlemeler yapılmasını istiyordu.

Gerçi, Şehremini Dr. Cemil Topuzlu, el altından sokak köpeklerini imha etmeye devam ediyordu ama, bu yüce ideallerin devlet katında önemli görevler üstlenen kişiler tarafından paylaşılması görünüşte de olsa etkisini göstermiş, o güne kadar ‘yok edilmesi gereken baş belaları’ olarak görülen sokak köpeklerinin açıkça itlafına ara verilmiş, gazetelerde sokak köpeklerinden yana yayınların sayısı artmıştı. Hatta hayvanları korumaya yönelik girişimler artmış hatta hayvanlara iyi davrananlara ödül verilmesi bile söz konusu olmuştu. Sokak köpeklerinin bu altın dönemi ne yazık ki kısa sürdü. 1914’te savaşın başlamasıyla, ortalık toz duman olurken, yeni bir köpek kafilesinin Sivriada’ya tehcirine başlanmıştı bile…

Halbuki Piyer Loti ne demişti: “Sokaklarında köpeklerin olmadığı bir İstanbul’u düşünemiyorum !”

Alıntıdır...

 

opencart tema opencart temaları