Katliamı Gördüm - Ayşe Arman

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

Karnıma kramplar giriyor.

Çaktırmamaya çalışıyorum ama tedirginim.


Evet ben hayvanseverim. Benim için insan-hayvan ayrımı yok. İkisini de Tanrı yarattı. Elimden geldiğince onların yaşam hakkına saygılıyım. Onlara zarar vermenin, acı çektirmenin Tanrı nezdinde günah olduğuna inanıyorum. Bir yerde yazmıyor ama ben biliyorum. Karnıma giren kramplar o yüzden.

Çünkü bir mezbahanın önündeyim, birazdan içeri gireceğim.

Ya dayanamazsam?

Bayılırsam? Kusarsam?

Ama ne kadar kötü olabilir ki? 21. yüzyılda yaşıyoruz. Üstelik bu, memleketin en modern mezbahalardan biri. Bir de şu var, biz bu konuda efsunlu bir milletiz, Kurban Bayramlarında ne fena, ne vahşi görüntülere tanık olmuşuzdur. Bir arkadaşım çocukken, yollarda kafası kesik bir dananın koştuğunu, bir süre sonra da dizlerinin üzerine çöktüğünü görmüş, anlatırdı. Benim zihnimdekiler onunkiler kadar kötü değil. Yine de üzücü.

İçeri girmesem mi? Vaz mı geçsem? Sakin ol Ayşe, sakin ol.

Tamam doğru, et yiyoruz.

Ama çayırda, dağda, bayırda mutlu mesut dolaşan koyunlar, danalar, nasıl kasaptaki et haline dönüşüyor biliyor muyuz? Birazdan göreceğim. Her şeyin bir ilki var, bu da benim ilk mezbaha seferim. Kafadan içeri dalıyoruz.

1- Burası, satış pavyonu. Sıra sıra etler, konfeksiyon deposundaki elbiseler gibi asılı.

Havada kan kokusu yok. Biraz soğuk, o kadar. Ürkütücü değil, korkutucu değil. Kendi kendime, “Amma da abarttın bir şey yokmuş” diyorum.

Devam ediyoruz yürümeye.

Etraf, hafiften kan kokmaya başlıyor.

2-
“Burası sakatat kısmı” diyorlar. Üç kadın, bant sistemiyle, bir bütün halinde önlerine gelen kesilmiş koyunların, iç organlarını çıkartıyorlar. Ellerini daldırıyorlar, hayvanın midesini, işkembesini, bağırsaklarını alıyorlar. Metal tepsilere koyuyorlar. Hani suşicilerde önünüzden akıp giden bir bant vardır ya, burada da onun bir değişiği dönerken, kadın işçiler üzerlerindeki tepsilere sakatatları yerleştiriyorlar. Yine kötü hissetmiyorum kendimi.

Yürüyoruz...

3- Biraz daha sarsıcı bir görüntüyle karşılaşıyorum.

Tepeden sarkan koyunlara hava verip şişiriyorlar ki, derisi daha kolay yüzülsün.

4-
Bir kadın işçiyle konuşuyorum, görevi kesilen ayakları toplamak. Ve kafaları.

Arada, gözü açık kalmış, kesik koyun kafaları görüyorum. İçimden onları kaldırıp bir kenara koymak geçiyor. Yerde öyle atılmış vaziyette durması saygısızlıkmış gibi geliyor.

Bu arada, görevliler sürekli suratıma bakıp beni kontrol ediyorlar. Ne zaman bayılacağım diye. “Yok, ben iyiyim” diyorum. Ama artık, etraf iyice kanlanmaya başlıyor. Gelsin hortumlar, yıkansın bej epoksi zeminler. Hemen bir gözlemimi söyleyeyim, gayet temiz, steril bir mezbaha, görevliler de öyle, herkes işini ciddiye alıyor, herhangi bir laubalilik yok, bir saatte 100 koyun kesiyorlar. Sadece her yer kan ya, “Kaymayın dikkat edin” diyorlar.

Ve yolun sonu...

Bir sessizlik oluyor.


“Nedir?” diyorum.

“Geldik” diyorlar, “Aşağısı kesim yeri.”

Yüzlerindeki ifadede bir şey var.

“İsterseniz bakmayın” diyorlar, “Güzel bir manzara değil...”

“Yok yok olur mu, ben havyan kesimi görmek için geldim” diyorum. “Kesildikten sonra neler yapıldığını anladım, şimdi sıra kesimde...”

5-
Ve aşağı bakıyorum. Sanırım orada, o gün gördüğüm görüntüler, bütün bir hayat boyu zihnimden silinmeyecek. Silinmesin de.

“İnsan vahşidir” cümlesi bir şey ifade etmiyor tek başına. Ama böyle bir vahşete tanık olunca ediyor: İnsan gerçekten vahşi.

6-
Ben bir katliam gördüm!

Demek ki, orada ve Türkiye’deki diğer tüm mezbahalarda bu katliam yaşanıyor.

Bir kan gölünün tepesindeyim.

Aşağıda üç kasap var.

7-
Cellat gibi duruyorlar. Üzerlerinde sarı bir önlük. Kan, her taraf kan. Havaalanlarında bavulunu, çantanı bir banda koyarsın ya, öyle bir bant var. “V” şeklinde.
Koyunlar yürüyerek art arda oraya giriyorlar. “Ölüme hazırlık tüneli.” Öyle melul melul bakıyorlar. Sıraları gelince, o üç cellattan biri, ayağına zincir geçiriyor, hayvan bir afallıyor, sendeliyor, düşüyor, yan yatıyor; diğer kasap, bilediği bıçak ile hayvanın gırtlağını kesiyor.

İşte zurnanın zırt dediği yer burası...

8-
Burada olanlarıı seyrederken yaşadığım şeyi anlatabilecek sözcük bulamıyorum. İşkenceden daha şiddetli bir şey. İki türlü vahşet söz konusu. Bir, gırtlağı kesilen hayvan hemen ölmüyor. Can çekişerek, debelenerek dakikalarca yaşıyor. Bazen iki, bazen üç, bazen dört, bazen beş dakika daha. O görüntüyü izlemek kahredici. Gözünün önünde bir insanı kesiyorlar diyelim, ne hissedersin? İşte bunun da hiç farkı yok!
Koşup onun acısını dindirmek istiyorsun. Ama çaresizsin. Elinden cellada, “Bir daha vur, ölsün, bir an önce ölsün!” demekten başka hiç bir şey gelmiyor. Dua ediyorsun ki, acısı bir an önce dinsin. Vahşetin ikinci yüzüyse, orada boynu kesilmiş üç-dört tane koyun can çekişirken, sıradaki diğer koyunlar onları seyrediyor. Bazen de o esnada, görevliler çay molasına gidiyor. Yanlış anlamayın, ben ne mezbahaları ne de orada çalışan görevlileri suçluyorum. Onlar, söyleneni yapıyor. Vazifeleri bu. Uymak zorunda kaldıkları usul bu. Onlar, kuralın dışına çıkamaz.
Ama biz o kuralı değiştirebiliriz, tartışarak, konuşarak, çare arayarak...

Ölüm sessizliği nedir onu da orada öğrendim.

9-
Gırtlağı kesilmiş hayvanın, boğazından kan fışkırıyor, ama henüz ölü değil, çırpınıyor, inliyor, bağırıyor, her tarafı seyiriyor, kontrolsüz bir sürü hareket... Ve epey bir zaman sonra... Bir an geliyor... Ortalığı bir sessizlik kaplıyıveriyor. Ölüm işte o, sessizliğiyle geliyor. Sonra o zavallı koyuncuklar, bacaklarından asılı bir şekilde “ölüm yolu”na geçiyorlar, o yokuşta bütün kanları akıyor.

O yokuşun sonuna geldiklerinde, benim mezbahaya girer girmez tanık olduğum, kesim sonrası rutin süreç başlıyor: Kafaları, ayakları kesiliyor, şişiriliyor, derileri yüzülüyor, sakatatı alınıyor ve kasaplık et haline gelip, satış deposuna konuyor...

Dışarı ağıla çıktığında bambaşka bir dünya var.

10-
“Meeee”leyen koyunlar, kuzular...

Kesilinceye kadar orada gayet iyi besleniyorlar. Kimse onlara kötü muamale etmiyor. Hasta ise iyileştiriliyorlar. Çünkü dinimizde hasta hayvan, yorgun hayvan kesilmiyor, helal değil.

Ama bir hayvanı bağırta bağırta, can çekiştire çekiştire beş dakikada öldürmek helal!

Ben de bunu anlamış değilim.

Dünyada “ağrısız kesim” diye bir şey var. Bu gördüğümüz mezbahada her şey aynı kalacak, tek şey, hayvanlar kesilmeden şoklanacak ya da bir aletle belli bir süreliğine bayıltılacak, o zaman gırtlakları kesildiğinde ölene kadar can çekişmeyecek, başlarına neyin geldiğini bile anlamayacaklar.

Avrupa, bu yönteme 2003’te geçmiş.

Ben inanıyorum ki 15-20 yıl sonra bizde de geçilecek. Ayrıca, baygın hayvanın da bütün kanının boşaltılabileceği söyleniyor.

Öyleyse...

Bir canlıya bu kadar acı vermemizin nedeni ne?

Devam edecek...

Ayşe Arman

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15918516.asp?yazarid=12



 

opencart tema opencart temaları